Turuncu Dergisi’nin Ekim sayısı için Sayın Seda ŞİŞMAN ile yaptığımız röportaj;
“SU BİR RÜYA GÖRÜYOR VE SİZ ONU RENKLERİNİZLE TABİR EDİYORSUNUZ”
“Sanatını, “Tekne bir vuslat yeri, bazen bir sığınak. Her şeyi unutmak için değil sadece tek bir şeyi hatırlamak için tekne başına geçerim bazen. Ebrû sanatını icra etmiyor olsaydım bile onda diğer sanatlarda bulunmayan kendine has özelliklerinin cezbesine eminim yine kapılır ve hayretimi saklayamazdım” açıklamasıyla tanımlayan Sanaçtı Duygu Orak, Turuncu Dergisi’ne konuştu”
Hayallerin resmedildiği ebru sanatı, Osmanli’ya kadar uzanan bir tarihe sahip. Her bir ebru eserinde sanatçı adeta ruhunu işler. Bu eşsiz eserleri icra eden ebru sanatkarı Duygu Orak bizlere sanatini, icazet geleneğini ve sanatkârlık serüvenini anlattı.
Duygu hanım, sanat ile buluşmanız nasıl gerçekleşti?
- Sanat hayatim lisans eğitimimle başlamış gibi görünse de ben tezhip sanatkârı hocamın cezbesine kapılarak bu yola girdim. Sanata dair bilgi ve tasavvurum sınırlı iken güzele olan meylim ve Cenab-ı Hakk’ın bendenize çizdiği yolun kaderiyle; geleneksel sanatlar ve bu sanatlarda birer burç olmuş. Güzel isimler bende yepyeni bir ufuk açtı. Süsleme sanatlarımızın incisi olan tezhiple başlayan yolculuğum suyun insani çekmesi gibi beni kendine çekti ve hocam Sadreddin Ozçimi’ye talebe olma iştiyakim ve nasibimle akademi dışı sanat hayatımın kapıları açılarak İstanbul serüvenim başlamış oldu.2015 yılında bu yolculuk icazetle taçlandı.
Ebru sanatının inceliklerini, icazet geleneğini nasıl tanımlarsınız?
- Ebru sanatı tıbbi boyaların özel malzemeler terkibiyle su üzerinde icra edilip neticesinde kağıda alınarak su üzerindeki yolculuğunu nihayeteerdiren ahenk dolu bir sanattır.Kadim sanatlarımızın başında gelir. Anadolu’da beş yüz yılı aşkın bir süredir icra edildiği bilinen ve ebrû yapılan her ülkeye ve o ülkenin diline “battal, kumlu, taraklı, hatib, şal, gelgit” gibi terminolojisiyle birlikte yerleşerek yüz yıllarca “Türk kâğıdı” olarak isimlendirilen Türk ebrû sanatında ustadan çırağa intikal ederek günümüze kadar ulaşan bir geleneği vardır. Ebrûculuk, yazmakla veya anlatmakla öğretilemez, bütün klâsik Osmanlı sanatlarında olduğu gibi “usta-çırak” usulü ile talebe yetiştirilmektedir. İcrası itibariyle son derece güç ve ebrûcunun idaresi dışında birçok değişkenden etkilenen bir sanattır. Bu olumsuz etkileri ortadan kaldırarak ebrûcunun ne yaptığının sırrına vakıf olması ve teknik olarak mükemmel ebrûlar yapması, ancak bir ustanın yol göstermesiyle olur. Ebrûculuk tarihimiz incelendiğinde ustasız ebrûcu olmadığı ve geleneğin ustadan çırağa aktarılarak bugüne ulaştığı görülür. Bu gelenek içinde de hoca talebe ilişkisini mühürleyen icazetname kavramı devreye girer. Bu da bir emaneti emin birinden alıp hakkıyla taşıyacak başka birine emanet etmek demektir. İcazet caiz olma kökünden gelir ki izin, ruhsat, müsaade anlamlarını taşır. Bir medeniyete ait olma hissine sahip kalbi selim, aklı selim ve zevki selim doğrultusunda hayatlarına yön verenlerde karşılık ve mana bulan bir dünyanın güzellikleridir tüm bu bahsedilen şeyler. Gelenek, meşk, icazet dediğimiz manalarla inşa edilen insanın sanat tasavvurunun tek bir felsefesi vardır: Cenab-ı Hakk’ın düsturlarını sanata dönüştürmek. Bizim sanatlarımızın tabiatında Allah’ı hatırlamak vardır.Allah güzeldir ve güzel olanı sever. Bizim de yegane amacımız o güzeli rıza-i ilahi dairesinde aramak ve bulmaktır. Geleneksel sanatlarda edep kavramı bu nedenle ön plana çıkar. Edep insanın kendini, nefsini ve Cenab-ı Allah ı tanıması değil midir? Bu tanıma ve bilme işinde sanat bir araç, bir binit ise seslerin renklerin dünyasında yoldan çıkmadan, ustaya layık biçimde, aşırılığa kaçmadan benlik sevdasından sıyrılarak girdiği yolda hakkıyla kalması edeptir. Şeyh Sadık Efendi, Özbek Şeyhi Edhem Efendi, Hatip Mehmet Efendi, Necmeddin Okyay, Süheyl Ünver, Mustafa Düzgünman ebru sanatının inkişafında önemli rol oynamış kıymetli isimlerdir. Allah onlardan razı olsun.
Ebru sanatını öğrenmek isteyen kişileri ruhsal anlamda nasıl bir yolculuk beklemektedir?
- Kişi bir yola çıkacağı zaman evvela heveskâr mı, talepkâr mı onu bilmeli. Lâkin bu pek de kolay bir iş değil. İnsan kendini pekala yanıltabilen ve dahi aceleci bir varlık. Bir de tüm imkan ve mümkünlerin üzerinde olan nasip meselesi var. Bütün geleneksel sanatlarda olduğu gibi kişi bu yolun uzun süreceğini bilerek yola çıkmalı. Şimdi herkesin her şeyi istediği anda elde etmeye çalıştığı ve alıştığı korkutucu bir zamandayız. Bizim sanatlarımızın kişide hakkıyla tekamül edecek seviyeye gelmesi için uzun yıllar gerekir. Sabır, azim ve vefa duygusu gelişmemiş bir insanın yapabilecekleri kısıtlı ve varabileceği menzil kısadır. Biz öncelikle arı olmadığımızı idrak edip her çiçekten bal alacak olanın insan olmadığını kavramalıyız. Bir sanatla meşgul olmaya niyet ederken dahi denemek değil o sana hizmet etmek niyetiyle karar vermenin bambaşka bir tesiri vardır. Hizmet edene, hizmet edilir.Teslim olmaktan, bağlanmaktan korkuyoruz. Herkes özgür, herkes değerli ve biricik. Herkes kendi keyfiyetiyle adım atan bir birey. Kimse de ben bir mahlukum, yaratılanım, muhtaç olanım demiyor hal böyle olunca bir sanata ömür vermek, bir hocaya gönül vermek günümüzde gitgide zorlaşıyor. Geleneksel sanat eğitimlerini kurs seviyesine indirmek, aldığı eğitimi ücret karşılığında keyfiyetine göre tasarruf edeceğini zannedenlere bu sanatların felsefesinden ve ruhsal bir yolculuktan bahsetmek söz konusu olamaz.
Aynı zamanda sanat merkezinizde eğitimler verip bu sanatı geleceğe taşımak için gönül veren talebeler de yetiştiriyorsunuz. Peki,nasıl bir eğitim sistemi sunuyorsunuz ve ebru öğreticiliği size neler katıyor?
- “İyi bir talebe Hocasını geçer ve kendisini geçecek talebe yetiştirir.” Ben talebelerime ne öğretiyorsam bu düsturla öğretiyorum. Bizde esas öğretim yöntemi usta-çırak ilişkisidir. Bu ilişki de meşk üzerine kurulur. Meşk, medeniyetimizde musikiden kunduracılığa kadar her sanat ve zanaatta geçerli olan temel terbiye yöntemidir. Üstattan çırağa, bilenden bilmeyene, kâmil olandan talip olana, dolu olandan boş olana aktarılır. Sadece zihinden zihne değil, gönülden gönüle… Sadece bilgi değil, bir ahlak aktarım yöntemi. Meşk silsilesi sadece el veren ve el alan sanatkarlardan oluşan bir zincir değildir. Sanatı fikretme, zikretme ve şükretme aracı gören bir edep geleneğidir. Bendeniz bu prensipleri kapsayan bir eğitim aldım hocam Sadreddin Özçimi’den talebelerime de elimden geldiğince bana verileni vermeye gayret ediyorum. Hocalığa dair sahip olduğum tüm anlamlar talebelerim vesilesiyledir. Cenab-ı Allah onlardan razı olsun. Ahmet Amiş Efendi talebeye hangi nazarla bakmalı sualine şöyle cevap veriyor, “Karşınızda ders okumak üzere gelenler inşallah sizden büyüktür.” İşte bu nazar benim göz nurumdur.
Ebru teknesinin önüne geçtiğinizde esere başlamadan önce nasıl bir ruh hali oluşuyor, ilham dediğimiz hususu nasıl yakalıyorsunuz?
- Su bir rüya görüyor ve siz onu renklerinizle tabir ediyorsunuz. İçinizde belirginleşen, uçuşan, koyulaşan o şeyi yakalamak hiç de kolay değil. Defalarca deniyor defalarca bulamıyorsunuz. Siz diz çökmeyince o yüzünü açmıyor. ‘’Bu oldu!’’ dediğiniz esere gelene kadar yapılan diğer çalışmaların kusuru, olmayışı değil o çalışmanın sizin mananızı tam anlamıyla taşıyamayışı. Ebrunun çabuk netice verişi kolaylığından değil, tabiatından. Başka bir sanatkar tek esere günlerini aylarını verirken ebrucu günlerce aylarca onlarca çalışmayı tek bir eser uğruna tekrar eder ve nihayetinde ona kavuşur. Tekne bir vuslat yeri, bazen bir sığınak. Her şeyi unutmak için değil sadece tek bir şeyi hatırlamak için tekne başına geçerim bazen. Ebrû sanatını icra etmiyor olsaydım bile onda diğer sanatlarda bulunmayan kendine has özelliklerinin cezbesine eminim yine kapılır ve hayretimi saklayamazdım. Renklerle suyun o muhteşem ahengi sanatkâr yüreklerde bir çarpıntı oluşturuyor. Renkler âleminde dolaşıyor, çiçekleri kokluyor ve “Biz her şeyi sudan yarattık.” ayet-i kerimesine tutunuyorum. Bu ayetin manasını suyun yüzünden okumaya çalışırken bazen her şey, bir şey olup birikiyor karanfilin dudağında, sümbülün bağrında; bazen de bir şey, her şeyi söylercesine bir battalın en içli damlasında dile gelip hareleniyor, içleniyor ve sizi o andan koparıveriyor.
Ebru ,parmak izi gibidir denir. Bu sanatın bu kadar kıymetli ve taklit edilemez olması ile ilgili neler söylersiniz?
- Boyalar tekneye damlatılıp şekil verilirken ve su yüzeyinde beliren desenler kâğıtlara tespit edilirken her defasında yeni bir kâinat kurulur. Sanatkârın yaptığı her ebrû tektir ve ikinci bir defa aynının yapılması mümkün değildir. Bu bir noktada insanın yaratılışına benzetilebilir. Bütünüyle biri birinin aynı olan iki insan bulmak mümkün değildir. Ebrû da öyledir.