Geleneksel sanatlarımız temel iki somut olgu üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi cami, diğeri kitaptır. Mimari, taş işleme, hat, tezhip, ebru, cilt, tespih, cini ve seramik gibi sanatların yöneldiği cami ve kitap, aynı zamanda geleneksel sanatlarımıza İslam dininin ruhunu katmıştır. Özellikle sanat, tasavvuf ve mistik düşünce anlayışını, insanın ve toplumun din tarafından belirlenen faaliyet alanı dışında bütün hayat alanına taşıyan bir vasıta olmuştur. “Allah güzeldir ve güzel olanı sever” dusturu ile kura’nın tecvidinden, basit bir çömlekteki desene kadar hayatın her alanında güzel olanı yaşatma ve aynı zamanda ilahi nefesi ve huzuru hissettirme, geleneksel sanatlarımızla mümkün olmuştur.
İslam dininin deruni inceliklerini geleneksel sanatlarımızdan koparmamız mümkün değildir. Aslında sanatın ya da başka bir sosyal yapının yöneldiği istikamet, mistik ya da metafizik alemle ilişkilendiği ölçüde gelenekten bahsetmek mümkündür. Bu bakımdan, bir Hıristiyan, Yahudi, Budist, Brahmanist veya Ginostik gelenekten bahsetmek mümkündür. Kadim gelenekleri mistik ve ilahi olandan ayırmak güçtür.
Geleneksel İslam sanatlarından bahsetmeden önce, gelenekten ne anlaşılması gerektiği üzerinde durulmalıdır. Geleneği, eskinin tekrarı gibi basit bir şekilde anladığımız sürece, geleneksel sanatlarımızın ilahi, mukaddes yönünü de kavramamız mümkün olmayacaktır.
Geleneksel Olan Nedir?
Örf ve adet (dildeki bu ayrı kullanıma rağmen her ikisi de aynı anlamdadır), kavram olarak modernlik veya gelenek ile yakından ilgilidir. Zira örf ve adet, her ikisine de taraf veya karşı taraf olarak yer alabilmektedir. Kavramların mahiyetinin (ne olduğunun) anlaşılamaması durumunda, benzer kavramlarla karmaşa yaşanabileceği gibi, diğer kavramların da doğru düzgün anlaşılamaması gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır.
Gelenek kelimesinin iki anlamı bulunmaktadır (Nasr, 1989: 13, 107 vd.;1991: 11 vd.). Yatay anlamda gelenek, örf ve adet olarak karşımıza çıkar. Yani ne zaman başladığı belli olmayan ve toplum tarafından kabul edilen ve sürdürülmesi gerektiği yönündeki genel inanç biçimindeki kalıplar, geleneksel olanı ifade eder. Geleneğin bu şekildeki tanımı modern ile olan farkı izah etmekte güçlük çeker. Aksi takdirde modern, sadece eskisinden farklı yeni olan anlamına gelir. Oysa modernden maksat bu değildir. Sinema bir modern sanat olmasına rağmen, geleneğin yatay olarak ifade edildiği biçimiyle bir Hollywood, İran veya Hint sinema geleneğinden bahsetmek mümkündür. İnsan heykeli, eski yunandan beri teknik olarak fazla ilerlememiş olsa dahi, modern sanatların temel dalı olarak kabul edilmektedir. Oysa bu sanat nerede ise kadim sanatlar arasında yer almaktadır.
Geleneğin özellikle sanat ve düşünce tarihini ilgilendiren ikinci yönü dikey anlamıdır. Bu anlamda gelenek, fizik ötesi manevi alemle mistik bir ilişki kurarak, insanı hayatının her yönü ile maddi alemden bu üst aleme yönelten değerlerdir. Bu değerler, ya peygamberler aracılığıyla ilahi nitelikte ya da transandantal deneyimler ortaya çıkararak, toplumda ve insanda algılandığı ve yaşatıldığı ölçüde geleneği ifade eder. İşte geleneksel ile modern olan arasındaki ayrım, geleneğin bu anlamında yapılabilir. Modernlik, sadece basit anlamda yeni olandan uzak bir şekilde, maddi alem ile üst alem arasındaki bu mistik bağın koparılarak, toplumda ve sanat başta olmak üzere her alanda insan aklının, rasyonalitenin hakim kılınmasıdır. Bir put-heykel, ilahi olana ulaşmada bir vasıtaysa, bu heykel ne kadar soyut ve sembolik bir biçim alsa dahi geleneği ifade eder. Bu derece mistik bir anlamı olmayan, aynı sembol ve soyut taş ya da ağaç ise geleneksel olmayan bir alanı anlatır.
Mukaddes ve ilahi olma vasfı, geleneğin bu dikey fonksiyonundan ortaya çıkmaktadır. Hayatın her alanını güzelleştirerek anlamlandırma ve Hakk’ı ve hikmeti bu güzellikte arama, bakanda bunu hatırlatma gayesinde olan sanat, ister istemez geleneksel olmak zorundadır. Bu bakımdan en gelişmiş sanat anlayışından basit bir kilim motifine kadar geleneğin izini görmek mümkündür. Böyle bir gayesi olmayan sanat anlayışında ise ya dünyevi ve rasyonel bir çaba ya da transandantal- kendini aşan ancak geleneğin yatay fonksiyonu ile birleşmediği için bireyci ve kendi var olma bilincini kendi aklı ile yaratmaya yönelik bir gayret olmaktadır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, sanat bu yönüyle de değerlidir. Lakin geleneksel, mukaddes değildir.
İki farklı sanat anlayışından hangisinin üstün, değerli olduğu karşılaştırması anlamsız bir karşılaştırmadır. Bununla birlikte modern veya geleneksel kimliği ihtiva eden değerlerin mahiyeti birbirinden kesin bir şekilde ayrılmaktadır.
Geleneksel Sanatın Mahiyeti
Mahiyet, bir şeyin kimliğinin ne olduğudur. Geleneksel sanatlarımızdan bahsedildiğinde, diğer toplumların geleneksel sanat anlayışından farklı olarak, İslam dininin etkisini ön plana çıkmaktadır. Yaratılmış ve sınırlı olan maddi alemden uzaklaşarak, ilahi olan üst alemin manevi huzur ve hikmetini hissetme ve hayatının her alanında yaşamanın vesilesi olarak geleneksel sanatlarımız, İslam dinin mistik ve tasavvufi incelikleri ile şekillenmiştir (Başbuğ, 2013: 111-115).
Geleneksel sanatlarımız, ruhunu ilahi olanın sonsuz gücünden almaktadır. Bu nedenle sanat, içinde Hakk’ın huzurunu ve güzelliğini hissettiren ve muhatabı olan insanda da sadece O’nu hatırlatan bir anlayışa sahiptir. İnsanı madde aleminden kopararak üst aleme, ilahi aleme yönünü çevirirken önemli olan, ilahi olanı algılanabilir kılmaktır. Bu amaçla yönünü değişmeyen gerçeklik dünyasına çeviren sanat, böylece insanı değişir olan madde aleminden koparan bir vasıta olmaktadır. İşte bu sanat, Kura’nın tecvidinden basit bir su çömleğindeki motife kadar insanın düşüncelerini dünyevi olan şeylerden kurtararak onu, iç huzura erdirmeyi çalışır. İlahi alemi hatırlattığı ölçüde mukaddes olan geleneksel sanatın güzelliği, Hakk’ı hatırlattığı ölçüde güzeldir. Bir sanat eseri de bu ilahi niteliği yansıttığı ölçüde mukaddestir ve bu nedenle de gelenekseldir.
İnsanın maddi, dünyevi olana hapsolunmuş manevi yönünü, sanat vasıtası ile üst aleme, ilahi olana taşımak maksadında olan geleneksel sanatlar, üst alemin hikmet ve hakikatini alt alemde izah etmek zorundadır. Diğer taraftan da maddi-somut olanın hakikatini de üst varlığın birliğinde ifade etmektedir. Eşyanın hakikatine doğru olan bu mistik yolculukta hakikatin başka bir temsil diliyle anlatılması zorunludur. Üst alem ile dünyevi alem arsında insanı belli bir noktaya yönlendirmeye gayret eden sanat, bu bakımdan sembolik bir dil kullanır. Sembolizm, bütün geleneksel sanatlarda başvurulan bir temsil lisanıdır. Semboller, insan bakımından bu rabıtayı kuran köprülerdir. Bunlar ne madde alemine ne de ilahi aleme aittir. Aynı şekilde bu semboller madde ve ilahi alemde bulunanların aynı da değildir. Bu nedenle geleneksel sanatlarda maddi olanın taklidi söz konusu değildir. Aynı şekilde ilahi olanın da taklidi olmadığı için, onun hakikati de değildir.
Maddi olanın taklidinin esas alındığı sanatlar, geleneksel olamaz; geleneksel olanda da tabiatın birebir karşılığı bulunamaz. Geleneksel bir sanat eseri, üst alemle olan bu ilişkilerinden dolayı duyu organlarımızla kavrayabildiğimizin ötesinde ifade ettiği hakikati temsil eden sembollerle doğar ve gelişir.
Dinin kullandığı semboller ile sanatın kullandığı semboller de birbirinden farklıdır (Okuyucu, 2004: 227, 232-234). Ama yönü ilahi aleme dönük olan geleneksel sanat, dini metinlerin tefsirinde olduğu gibi madde alemi ile üst alem arasındaki metafizik bağı yorumlayarak kurmaya çalışır. Bu nedenle sanat, peygamberlerin sözü gibi çeşitli tefsire müsait bir genişliktedir. Geleneksel sanatlarımızda eserler, insanın anlama kabiliyeti ve yönüne göre değişik anlamlara gelebilmektedir. Bir minyatür, ebru, şiir, orta oyunu veya fıkrayı basit bir eğlence aracı olarak görebileceği gibi derin hikmet pırıltılarını da sezebilecektir. Sembolik yüksek anlatımıyla sanat, insanlarda değişik duyguları canlandırarak ilahi aleme yönelten bir sebep olacaktır. Maddi olanın taklidinin uyandırdığı duyguların üst alemle böyle bir rabıtaya aracılık edecek vesile olması mümkün değildir. Bu nedenle sembolizmini yitiren geleneksel sanatın mukaddes olma özelliğini yitirerek yönünü maddi aleme yönelmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu yöndeki bir geleneksel sanat ya gelişemez ya da gelenekten uzaklaşır.
Geleneksel sanat icracısının tabiatı kullanırken rasyonel olandan uzaklaşarak, tabii olanı, aslından farklı bir sembolle kullanması gereklidir. Kullandığı sembolik dil de onun varlık anlayışıyla doğrudan ilgilidir. Sanat, varlığın tek olduğu bilincinin arayışıdır. Bu nedenle maddi alemin hakikati metafiziğin engin düşünce ve his anlayışıyla sembolizmde ifade bularak nihayette tevhide ulaşır. Bu olgunlaşma ve varlığın birliği idrakinde sanat bir vasıtadır.
Geleneksel sanatların kader ve irade anlayışı arasında kurduğu derin bağ, tevhid anlayışını kavramada bir yoldur. Sanatı icra ederken ortaya koyduğu cüz’i irade her zaman külli iradenin sonsuzluğunda kalmak zorundadır. Sanatçı eserini meydana getirirken sembolik lisanla alemi misale yönelik kullandığı sınırlı cüz’i iradesi ancak külli iradeye yönelik olduğu zaman güzeldir ve eser ancak o zaman Hakka yöneliktir. Bu nedenle sanatçının çabası ancak külli irade ile somutlaşarak sembole dönüşür. Eseri tamamlayan ve üst alemle ilişkiyi kuran cüz’i irade değil, külli iradedir.
Sanatkarın bu kutsal sanatla ortaya koymaya çalıştığı, metafizik düşüncenin kazandırdığı varlık anlayışıdır. Bu sanatlar daima kavranabilir alem ile üst alem arasında bir ara alemi, alemi misal ya da melekut alemini tercih eder. Alemi misal, maddeye değil fakat sembolik bir biçime sahiptir. İşte bu alem bir yönüyle madde dünyasına diğer yönüyle de üst aleme bakar. Çizgileri, sembolleri ve renkleriyle sanatçı bu alemi anlatır. Eğer geleneksel olanın bu ilahi yönü bulunmasaydı, sembolik anlatım yerine yönü madde dünyasına dönük üç boyutlu bir kopyaya yönelik olacaktı. Oysa sanatkar, daima arayış içinde olduğu bu süreçte kendisini ve sanatına muhatap olanları seyri-sülük içinde üst aleme taşımamaktadır. Bu nedenle geleneksel sanatlarımız aynı zamanda bir terbiye metodudur.
Sanatın geleneksel olmasından maksat, ilahi kanunlara tabi olmasıdır. Onun bu özelliği, daima metafizik bir vasfının bulunmasını gerektirir. Bu nedenle geleneksel sanatlarımızda sembolizm en üst seviyededir. Teksif, yani anlatılacakları belli kalıplara sokarak en etkileyici ve en kısa şekliyle anlatma; zat ve sıfatları bakımından hiçbir şeyi Allah’a benzetmeme; katı kuralcı yapısıyla aynı şeyleri tekrar etmenin arkasında sanatkarın din anlayışından aldığı derin incelikler geleneksel sanatlarımızın temel özellikleridir.
Gelenek ile bağlı olmayan sanatlarında, böyle bir metafizik bilinç söz konusu değildir. Bu nedenle yönü daima madde dünyasınadır. Bu alemin üç boyutlu taklidi ile sembolizm ve belirli kalıplarla bir çok şeyi anlatmaktan uzaktadır. İlahi ilkelere bağlı olmadığı için de katı kuralcı yapısı yoktur. Sanatçı hiçbir sınırlama ve kurala bağlı kalmaksızın madde alemine bir eser katarak kendi bireyselliğini ortaya koymaya çalışır. Sanat, bir yönüyle sanatçının iç dünyasının maddeye yönelik olarak ortaya çıkmasına yardımcı olmaktadır. Oysa geleneksel sanatlar, sanat ile uğraşan kişiyi katı ve disipline olmuş özgün kuralları gereğince, hep aynı şeyin tekrarlanması yoluyla onun iç dünyasına, ruh terbiyesine yönelik bir faaliyettir. Amaç, madde alemini sınırlı üç boyutlu dünyasından kurtularak üst alem ile metafizik bir ilişki kurmayı sağlayacak manevi zevke ulaşmaktır. İnsan’ın var olma arayışında, bu seyr-i sülüğe bir vesile olmaktadır. Bu nedenle, Allah’a ulaştıran yollar insanların nefesleri sayısıncadır. Yani, her bir insanın disipline olmuş gayretinin nihaiyi amacıdır.
Geleneksel sanatlar daima kendini tekrar çabasının bir sonucudur. Ancak şu hakikat de unutulmamalıdır. Her tekrar bir öncekinin birebir aynı değildir. Her eser aynı zamanda bir öncekinden farklıdır. Her ne kadar uyulması zorunlu belirli kalıplar bulunsa da, her bir esere aynı zamanda bireyselliği tesir eder. Bir hat, ebru veya kütüphanedeki bir cilt, sanatkarı veya o sanatta ileri olanlar tarafından kolaylıkla tanınır. Bir müzik eserinde notalar aynı olsa da tavrıyla başkalarından ayrılarak ferdileşir. Bu nedenle sanatkarın elinden veya icra ettiği sanattan hiçbir zaman bir öncekinin birebir aynı sonuç ortaya çıkmaz. İşte külli iradenin idraki bu noktada doğar. Bunun en güzel örneği ebru sanatında görülür. Sınırlı bir alanda faaliyet gösteren cüz’i iradeden hiçbir zaman bir diğerinin aynı olan eser ortaya çıkmaz. Yaratıcının cüz’i iradesi ile bu canlı teması yaşayan ve duyuları ile üst alemi hisseden sanatçı, sonuçta külli iradeye teslim olur. Sanat eseri, sanatçının değil nihayette külli iradenindir. Geleneksel sanatı icra eden sanatçı bu nedenle mütevazi olmak zorundadır. Onun kendini tekrar eden çabası da tükenmez bir sabırla güzeli arama ve külli iradede yönü Hakka dönük olarak sonu olmayan bir çalışma disiplininde olması zorunludur. Bu özelliği nedeniyle gelenekte öğrenme, seyr-i sülük bitmeyen bir süreçtir.
Bu çerçeveden bakıldığında geleneksel sanatlar bireysel bir çabanın ürünü olamaz. Sonu olmayan kendini tekrar, ustadan çırağa geçerek sonraki icracılara aktarılmak zorundadır. Ustanın çırağına verdiği icazet, bu eğitim ve gelişme zincirinin sembolik bağıdır. Geleneksel sanatlar aynı zamanda kökü kuşakları aşan bu kolektif bağın ürünüdür. Bu nedenle sanatkar, sanatına öncelikle ustalarına dua ile işine başlar ve sonuçta eserini kendinin değil, ustalarının bir ürünü olarak kabul eder. Çalışmasında ustasının manevi varlığını huzurda his eder. Kökü kuşaklar öncesine uzanan ustaların amel defteri de hiç kapanmaz. Bu süreç sonraki süreçte çırak yetiştirme usulü devam ettikçe sürer. Geleneksel sanatlar ancak bu süreçte ifade bulur. Aksi, sanatın bu manevi yönünü kopararak bireyselleşme ve dünyevileşmedir.
Günümüzde Geleneksel Sanatların İçinde Bulunduğu Kırılma ve Kriz
Son zamanlarda geleneksel sanatlarımız gördüğü ilgi ve itibardaki artışa rağmen, sahip olduğu mukaddes sanat olma özelliği dar bir çerçevede ve geleneğe uygun olarak devam etmektedir. Bu sanatı icra edenlerce ifade edilen “gelenekli sanatlar” kavramı ile geleneksel olanın aynen tekrarı ile bitmeyen bu sürece uygun olarak yaşatılması anlatılmaktadır. Bu yönüyle gelenek, gelenekli olarak yaşamakta ve sonraki kuşaklara aktarılmaktadır.
Geleneksel sanatlarımız bu dar grup dışında popülerleştikçe geleneğe ve dolayısıyla mukaddesata olan sadakatini kaybetmektedir. En başta icazet zincirinin koparılarak sanatın anonimleştirildiği oranda geleneğin kaybı söz konusudur. Geçmiş ustalarla kurulan manevi bağın, kısa süreli sertifika programları veya kendi kendine aldığı ilham (!) yoluyla öğretilerek ve öğrenilerek koparılması, sanatın bir nefis terbiyesi ve seyr-i sülük yolu olma niteliğini elinden almıştır. Sanat artık bireyselleşmenin ve benliğini ispatın vasıtası haline gelmektedir. Bu durumda icra edilen sanat, (aynı sembolleri kullanmakla birlikte) dünyevileşmenin bir aracı olmakta ve sanat icra edildiği oranda sanatçı dünyevileşmektedir.
Geleneksel sanatlardaki kırılma ve ortaya çıkan kriz sadece geleneksel eğitim zincirinin sona erdirilmesinden ibaret değildir. Bu süreç sanatın kutsal alana olan yönünün de kopmasına neden olmaktadır. Sanatın, varlığın birliğini idrak ederek Hakka olan yönü madde alemine dönmektedir. Geleneksel sanatlardaki sembolizmin anlamını yitirerek üç boyutluluğa, maddi olanın taklidine ve hatta dinin çizdiği kurallar dışına çıkarak, kendini yeni arayışlarla ifade eden ve bu yönüyle de bireyselleşmenin bir aracı olan başka bir sanata dönüşmektedir. Değerli bir sanatçı dostumun dediği gibi, İslam sanatlarından İslam’ı çıkardığımızda geriye ne kalmaktadır? Ebru, hat, minyatür ve tezhib sanatlarının çıplak kadın resmine dönüştüğü ya da içkili açılış kokteylleriyle sunulduğu bir ortamda mukaddes sanatın yerinin olmadığı açıktır.
Geleneğin Hak’tan veya aşkın olan varlıktan beslenen dikey boyutundaki kopuşa rağmen, “sanat için” veya “insan için” eserler üretmek mümkündür. Zira Cenab-ı Hak, insanın fıtratına “güzel işler yapma” melekesini derç etmiştir. İnanan, inanmayan bütün insanların doğasında mevcuttan daha iyisini yapma melekesi bulunmaktadır. Sanatta ve bilimdeki ilerleme, insanın bu doğal özelliği ile gerçeklik kazanmaktadır. Fakat sorulması gereken soru, bu melekenin yönüdür. Geleneğin ilahi olandan, özelde de İslam gerçekliğinden kopuşu; “gelenekli olanın” zayıflayarak geri kalması ya da “modern harikuladelere” dönüşmesi söz konusudur.
Prof. Dr. Aydın Başbuğ
KAYNAKLAR
NASR, S.H.(1989), Modern Dünyada Geleneksel İslam, İnsan yayınları, İstanbul.
NASR, S.H. (1992), İslam Sanatı ve Maneviyatı, İnsan yayınları, İstanbul.
BAŞBUĞ, A. (2013), İş ve Maneviyat, akitap yayınları, Ankara
OKUYUCU, C.(2004), “Klasik Edebiyat:Türk Kültürü İçindeki Yeri, Kaynakları, Oluşumu, Sanat ve Estetik Anlayışı”, Türk Dünyası Edebiyatı Tarihi, Cilt 4, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara.