Ebrû San’atı

GELENEKLİ EBRÛ SAN’ATIMIZ

Ebrû, kitre veya benzeri maddelerle yoğunluğu arttırılmış su üzerine özel fırçalar yardımıyla topraktan elde edilen tabii boyalar serpilerek meydana getirilen desenlerin kâğıda alınmasıyla elde edilen, diğer gelenekli san’atlarımız gibi geleneği olan bir san’at dalımızdır.

Ebrû san’atı yakın zamana gelinceye kadar hat ve cilt san’atımızın bir yan unsuru idi. Hattatlarımız, “Hafif Ebrû” tabir edilen ebrû çeşidinin üzerine hat yazarlar ve bu hatların etrafında iç ve dış pervaz olarak yine ebrû çeşitlerinden birini kullanırlardı. Ayrıca mücellitler de kitap ciltlerinde yan kâğıdı olarak bu san’atın numunelerinden faydalanmaktaydılar. Mamafih ebrû, artık günümüzde hat, tezhip, minyatür ve resim gibi müstakil bir san’at eseri olarak mekânlarımızı süslemektedir.

Yukarıdaki satırlarda genel hatlarıyla ifade etmeye çalıştığımız ebrû san’atı sadece tekniğiyle değil felsefesiyle de ele alınıp incelenmelidir. Türk Ebrûsu’nunun büyük ustası Edhem Efendi’nin (1829 – 1904) “Ebrû sihir gibidir; bazen tutar, bazen tutmaz”  sözleri, ebrûnun metafizik mahiyetini dile getirir niteliktedir.

“Bazı günler, şafak veya gurûb vaktî ufka bakarsanız; kırmızı, lacivert, sarı ve mavi renkler ve tonlarıyla bulutlardan kudred eliyle ilâhi bir ebrûnun, daha doğrusu “ebri”nin şekillendiğini görürüsünüz. Yine bazı gecelerde, bulutlu semalar kadar geniş bir ebrû teknesine mehtabın, usta fırçasıyla lacivert, mavi ve ışıklı beyazın bütün nüanslarını serpiştiriverdiğine elbet rastlamışsınızdır.

Yaratan’ına boyun kesen san’atkârın benlikten uzaklaşan gönlü, sanki ebrû teknesinde şekillenmiş gibidir. Artık o zaman büyümeye başlayan ebrû teknesi derya kadar genişler genişler ve âdetâ bir kâinat oluverir, tıpkı ebrûcunun gönlü gibi.

Hz. Ali (r.a) ne güzel buyurmuş: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, hâlbuki bütün âlem sende dürülüp bükülmüştür.”

İslâm ve tasavvuf üzerine yaptığı araştırmalar ve yayınladığı eserlerle tanınan Annemarie Schimmel “Ebrûcu, güyâ âlem-i misalde mahfî olan şekilleri âlem-i şehadete getirip bize gösteriyor; semavî bahçelerde büyüyen güllerle laleleri fırçasının mucizevî kuvvetiyle en cazip şekillerde kâğıdın sathına döşüyor”  şeklinde yaptığı tarifle ebrûnun İslâm san’atları içerisindeki hususi yerini vurgular.

Ebrû, mevcudatın esrarını yansıtan bir ayna gibidir. “Ebrû teknesinde kâinatın yaratılışının izlerini görmek mümkündür. Her şey sıvı dolu bir teknenin içine düşen damla ile başlar ki, kâinat da başlangıçta bir noktadan ibaretti. Ebrû teknesindeki damlalar bir fırça darbesiyle şekil alırlar ve teknenin içine yayılırlar. Bu yayılma teknenin boyutları ile sınırlıdır. Bu yayılma dâirevî olmaya meyillidir. Kâinattaki gök cisimleri de küre şeklinde yâni dâirevîdir. Daha sonra ise şekil verme işi gelir ve ardından da tespit. Ebrû ustası teknedeki son şekli kâğıda tespit eder. Bu, kâinattaki Levh-i Mahfûz’un timsali gibidir. İyi bir ebrû ustası kâğıda baktığında bütün bu safhaları okuyabilir.”

Boyalar tekneye damlatılıp şekil verilirken ve su yüzeyinde beliren desenler kâğıtlara tespit edilirken her defasında yeni bir kâinat kurulur. San’atkârın yaptığı her ebrû tektir ve ikinci bir defa aynının yapılması mümkün değildir. Bu bir noktada insanın yaratılışına benzetilebilir. Bütünüyle biri birinin aynı olan iki insan bulmak mümkün değildir. Ebrû da öyledir.

Ecdadımız, ebrû yapımını küllî irade ile cüz’î iradenin izahına yerinde bir misal olarak görmüşlerdir. Siz elinizden geleni yapar, boyaları usulüne uygun olarak atarsınız (cüz’î irade), gerisi Yaratan’a kalmıştır (küllî irade).  Hayatın kaynağı olan suya teslimiyetle bırakılan birkaç damla yüzeyde genişlerken artık san’atkârın iradesinden çıkarak Musavvir olanın buyruğuna girer. Acz ile boyun kesen san’atkâr, cüz’î irade ile küllî irade arasındaki rabitayı hayranlıkla temâşa eder.

Ebrû, bir nefis terbiyesidir. Modern zamanların sığ mülâhazali determinist anlayışın aksine, belirsizliğe razı olmayı, beklemeyi ve tevekkülü öğretir. Gönlü huzur iklimiyle bezer. Ebrûnun verdiği huzur, onun toprağa yakın oluşundan gelir. Modern san’atın çığırtkan ve saldırgan renklerinin aksine mütevazı toprak renkleriyle açar gönülleri.

EBRÛ SAN’ATIMIZIN TARİHÇESİ

San’at tarihçilerinin menseini Uzak Doğu veya Orta Asya olarak gösterdikleri ebrû san’atina en çok hizmet ve onu kendisine mal etmiş olanlar Türklerdir. Ebrû bir Türk san’atıdır ve bunun en önemli delili de, bütün dillerdeki ebrû terminolojisinin Türkçe olması ve ebrûnun dünyada “Türk kâğıdı” olarak bilinmesidir.

Bir kâğıt san’atı olan ebrûnun hangi tarihten itibaren yapıldığını söylemem bugün için imkânsız gibidir. Her ne kadar çok eski tarihli kitapların cilt kapaklarının içlerinde yan kâğıdı olarak ebrû kullanılmışsa da bunlar cildin, kitabın yazımından daha sonraki bir tarihte, onarılması esnasında yapıştırılmış olabileceğinden, o kitapta kullanılan ebrûnun, ebrû tarihiyle ilgili sağlıklı bilgi kaynağı olamayacağı kabul edilmelidir.

Ebrûnun tarihi serüveni göz önüne alındığında, Anadolu’da yapıldığı bilinen en eski ebrûların 16. yy’a ait olduklarını görmekteyiz. Bu şekilde tarihlenebilen ebrûlara verebileceğimiz ilk örneklerin kimler tarafından yapıldığı ne yazık ki bilinmemektedir.

Bunlardan biri, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan “Mecmûatü’l-Acâib”dir. Bu eserde Hafif Ebrû zeminler üzerine “Fakîr Ali el-kâtib, Fakîr Ali ve el-Fakîr Mîr Ali” imzasıyla yazılmış ta’lik yazılar bulunmaktadır.İmzaların sahibi, hattatların kıblesi diye anılan Heratlı Mîr Ali Kâtib’dir ve Mâlik-i Deylemî’nin hocasıdır. Miladi 1519’da öldüğü bilinen Mîr Ali Kâtib’in kullanmış olduğu bu ebrûlar, en geç bu tarihe ait olabilir.

Bir diğer örnek, Topkapı Sarayı’nda bulunan Arifî’nin 1539 tarihli “Gûy-i Çevgân” adlı eserindeki ebrûlardır.

Uğur Derman koleksiyonunda bulunan, Malik-i Devlemî’ye ait bir kıt’anin yazıldığı, 1554 tarihli ebrûnun da hangi ebrûcuya ait olduğuna dair bir bilgi mevcut değildir

Fuzûlî’nin “Hadîkatü’s-süeda” isimli eserinin hicrî 1004 (miladî 1595) tarihli bir nüshasının baş sayfasında ise. eserde yer alan üç adet hafif ebrû ile alâkalı olarak kırmızı mürekkeple yazılmış bulunan “M. Şebek Mehmet Ebrîsi” ifadesinden, kitapta kullanılan ebrûların “Tertîb-i Risale-i Ebrî” de kendisinden “Şebek” diye bahsedilen ebrûcu tarafın dan yapıldığını ve bu ebrucunun  adının Mehmet Efendi  olduğunu öğrenmekteyiz.

Mustafa Düzgünman’a kadarki Ebrûculuk tarihimiz boyunca hüsn-i hatta olduğu gibi ebrûlu kâğıt üzerine imza atmak şeklinde bir alışkanlığımız olmadığı için ebrûcularımızı isim isim belirlemek şansına sahip değiliz. Bu sebeple yakın tarihimiz dışında ismi belirlenebilen ve elimize ebrûları ulaşan, bu san’atin mihenk taşları diye vasfedebileceğimiz ebrûcuların ilki, İstanbul doğumlu olan Hatîb Mehmet Efendi’dir.

Ayasofya Camii hatîbi olması nedeniyle “Hatîb” diye anılan Mehmet Efendi’nin doğum tarihi bilinmemektedir. “Tuhfe-i Hattâtîn” de kendisinden “Pîr-i Mübarek” diye bahsedildiğine göre 1773 yılının Muharrem ayında vefat ettiği vakit, yaşının bir hayli ilerde bulunması icap eder. “Eski Zühdî” diye de bilinen Zühdî Ismail Ağa’dan sülüsnesih yazılarını öğrenmiştir. Hatîb Mehmet Efendi’nin Türk Ebrû tarihi içinde önemli yere sahip olmasının sebebi; kitrenin kıvamını artırmasıdır. Böylece o tarihe kadar sulu. kıvamlı teknelerde yapılan ve ancak soluk renklerin elde edilebildiği ebrûlar yerine, kitrenin kıvamını artırarak daha canlı renklerle ve kontrol edilebilir desenlerle ebrû yapmaya muvaffak olmuştur. İç içe damlatılan renklerle oluşturulan halkalara iğne ile şekil vermek suretiyle yapılan ebrûların mucidi olması sebebiyle böyle yapılan ebrûlara “Hatîb Ebrûsu” adı verilmiştir. Hoca Paşa’daki evinde çıkan yangında eserlerini kurtarmak isterken, kendisi de ebrûlarıyla birlikte yanarak vefat etmiştir. Yukarıda zikredilen özellikleri sebebiyle Hatîb Mehmet Efendi, Türk ebrû geleneğinin tekâmülü açısından çok önemli bir kilometre taşıdır.

Ebrû geleneğimiz içinde Hatîb Mehmet Efendi’den sonra en önemli ebrûcularımızdan bir diğeri ise Özbek Şeyhi Hezarfen Edhem Efendi’dir. Buhara’nın Vabakne şehrinde doğan ve oradan Ebrû san’atını öğrenmiş olarak İstanbul’a gelen babası, Üsküdar Sultan Tepesi’ndeki Özbekler Dergâhı Şeyhi Şeyh Sâdık Efendi’den (ölümü: Temmuz 1846) bu san’atı öğrenen Hezarfen Edhem Efendi’nin (1829 – 1904) ebrûculuğu, onun pek çok meziyetinden bir tanesidir. Türk, Arap, Fars ve Çağatay dillerine şiir yazacak kadar vakıf olan Edhem Efendi, Çarşambalı Arif Efendi’den ta’lîk hattında icazet almıştır. Doğramacılık, marangozluk, oymacılık, hakkâklık, mühürcülük, dökmecilik, matbaacılık, dokumacılık, tesviyecilik, mimarlık ve nihayet ebrûculuk gibi fen ve san’atlarda da kabiliyet ve ihtisas sahibi olmuştur. Bu yüzden “Hezarfen” (bin hünerli) lâkabıyla anılmıştır. Şeyh Edhem Efendi, kendi ismiyle anılan “Neftli Ebrû”yu ıslah etmiş ve en güzel neftli ebrû örneklerini yapmıştır.

Türk ebrû geleneğinin tekâmülünde ve günümüze ulaşmasında çok ciddi emeği bulunan mühim şahsiyetlerden biri de üstadı Şeyh Edhem Efendi gibi mürekkepçilik, âhârcılık, okçuluk, gül yetiştiricilik, eski tarz mücellitlik ve hattatlık gibi sahip olduğu pek çok hünerinin yanı sıra ondan öğrendiği ebrûculuğu da meslek edinen Hafız Necmeddin Okyay’dır. (1885 – 1976) O da “Hezarfen” lâkabı ile anılır.

Necmeddin Okyay, kendisinden önce çok ilkel bir şekilde yapılan ve bugün bütün dünya ebrûcularının gıpta ile seyrettikleri “Çiçekli Ebrû”yu icat ederek yeni bir tarz başlatmıştır. Kalıbını kesip arap zamkı ile yapıştırmak ve ebrûladıktan sonra kalıbı sökmek suretiyle yaptığı “Akkâse Ebrû”lar ise ebrûculuk tarihi açısından bir ilktir. Kalıbı söktüğünde zamkın bulunduğu yerlerin boya almadığını görerek mürekkep yerine doğrudan zamkla yazmak suretiyle yaptığı ebrûlar arasında “Lafza-i Celâl” en meşhurudur.

Türk Ebrû san’atina yeni teknikler kazandıran Hafız Necmeddin Okyay’ın ebrû sanatımıza en önemli katkısı, şüphesiz bir köprü vazifesi görerek Şeyh Edhem Efendi’den öğrenip geliştirdiği ebrû san’atini oğulları Sacid ve Sami Okyay ile yeğeni Mustafa Düzgünman’a da öğreterek günümüze intikal ettirmesidir.

Geçen yüz yılın başlarında Bayezid’deki Kâğıtçılar Çarşısı’nda yapıp sattığı battal ebrûlarıyla tanınan ve eski tarz is mürekkebi imalcilerinden olan ‘Bekir Efendi ise hayatı hakkında bir bilgi bulunmamakta, ebrûculuğu kimden öğrendiği de bilinmemektedir. Döneminde resmî dairelerde kullanılan defterlerin üzerine geçirilen ve “Ali Kurna” tabir edilen sağlam Avrupa kâğıdı ile yapılmış olan ebrûlar, Bekir Efendi’ye aittir.

Necmeddin Okyay’ın oğullarından Sami Okyay (1910 – 1933), ebrûculuğu baba’sından öğrenmiş ve kısa ömrü süresince çığır açacak eserler vermiştir. .

Necmeddin Efendi’nin küçük oğlu Sacid Okyay (1915. – 1999) bir diğer önemli ebrûcumuz olup 1936 – 1973 yılları arasında Devlet Güzel San’atlar Akademisi’nde eski tarz cilt ve ebrû hocalığı yapmıştır.

Türk ebrûsunun bugüne gelebilmesinde ve geleneğinin kaybolmadan yaşamasında önemli rol oynayan şahsiyet hiç şüphe yok ki Mustafa Esad Düzgünman’dır (1920 – 1990). Yüzümüzü bütünüyle Batı’ya, sırtımızı ise kendi kültürümüze ve san’atımıza döndüğümüz bahtsız bir dönemde, bir derviş sabrı ve kararlı tavrıyla döneminin komplekslerine kapılmadan hocasından öğrendiği tarzda ebrû yapmayı sürdürmüştür. Hatta kendisinden önce yapılmış bütün ebrû çeşitlerinin teknik olarak daha mükemmellerini yapmıştır. Ayrıca yetiştirdiği talebeleriyle Türk ebrû geleneğinin bozulmadan günümüze taşınmasını sağlayarak san’at tarihimiz açısından çok mühim bir vazifeyi ifa etmiştir.

EBRÛ SAN’ATIMIZIN GELENEĞİ

Anadolu’da beş yüz yılı aşkın bir süredir icra edildiği bilinen ve ebrû yapılan her ülkeye ve o ülkenin diline “battal, kumlu, taraklı, hatîb, şal, gelgit” gibi terminolojisiyle birlikte yerleşerek yüz yıllarca “Türk kâğıdı” olarak isimlendirilen Türk ebrû san’atının da ustadan çırağa intikal ederek günümüze kadar ulaşan bir geleneği vardır. Ebrûculuk, yazmakla veya anlatmakla öğretilemeyen, bütün klâsik Osmanlı san’atlarında olduğu gibi, “usta-çırak” usulü ile talebe yetiştirilebilen ve icrası itibariyle son derece güç ve ebrûcunun idaresi dışında birçok değişkenden etkilenen bir san’at dalıdır. Bu olumsuz etkileri ortadan kaldırarak ebrûcunun ne yaptığının sırrına vakıf olması ve teknik olarak mükemmel ebrûlar yapması, ancak bir ustanın yol göstermesiyle olur. Ebrûculuk tarihimiz incelendiğinde ustasız ebrûcu olmadığı ve geleneğin ustadan çırağa aktarılarak bugüne ulaştığı görülür.

Ebrû geleneğimizin en önemli özelliklerinden biri suda erimeyen, tamamen tabii boyar maddeler ve metal oksitler olan toprak boyaların kullanılmasıdır. Türk ebrûsunda yalnız tabii boyalar kullanılıyor olmasının en büyük sebebi, öncelikle ebrû tarihi boyunca ebrûcuların, boyalarını tabiattan elde etmek dışında bir yollarının olmaması ve son ebrûcuların da ustalarını taklit etmek ve ebrû kâğıdını kalıcı kılmak gayesiyle aynı boyalarla ebrû yapmaya devam etmeleridir. Çünkü hazır boyaların içerisinde yapımı sırasında çeşitlik asitler ve kazein katılmakta, bu yabancı maddeler de tecrübe edilerek görülmüştür ki zamanla ebrû kâğıdına ve onun kullanıldığı kitap ya da levhaya zarar vermektedir. Tabii toprak boyaların kullanılmasının bir diğer sebebi de bu boyaların renklerinin güneşte solmamasıdır. Kitaplar arasından çıkan eski ebrûların renklerindeki solukluk ise ebrû tekniğinin bugünkü kadar gelişmiş olmamasından; Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman’ın ebrûlarının zaman içinde solması da sanayileşmeyle birlikte üretilen hazır boyaları kullanmalarındandır. Mustafa Düzgünman, piyasada bulunan bütün sinâî boyaları kâğıtlara sürerek atölyesinin camına yapıştırmıştır, bir müddet sonra bu boyaların hepsinin renklerinin solduğu, yalnızca çivitler ve toprak boyaların renklerini korudukları görerek tabiî boyalarda karar kılmıştır. Tabiat, ebrûcular için milyonlarca senedir gün altında durmasına rağmen solmayan çok çeşitli renkler sunmaktadır. Mustafa Düzgünman’ın ebrûlarını inceleyenler “Ebrûnâme” de söylediği gibi dört renkle çok renk olduğunu göreceklerdir. Burada bir konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda bulunmaktadır. Toprak boya diye ifade edilen boyalar yukarıda da belirtildiği gibi asit ve kazein içermeyen, suda erimeyen ve güneşten   etkilenmeyen her tür boyar maddelerdir. Çamaşır çividi ve Lahor çividi gibi bu tanıma giren her tür boyar madde ve kırmızı da dâhil pigmentler, gelenekli tarzda Türk ebrûsu yapımında kullanılmış ve kullanılacaktır.

Türk ebrûsunun bir önemli özelliği de, ebrû alınan kağıtların şaplanmak gibi önceden hiçbir işleme tabi tutulmaması ve ebrûnun yapıldığı teknenin kenarına sıyrılarak çıkartılmasıdır.

Türk ebrûsunun ebrûculuk geleneğimiz bakımından belirleyici temel özelliği ise, yapılan ebrû çeşitleriyle anlaşılır. Bilindiği gibi ebrû, cilt ve hat san’atlarımızla gelişen bir san’attır. Türk ebrûcuları asırlar boyu hattatlar için hatîp ebrûsu, koltuk ebrûsu, kumlu ebrû ve battal ebrû yapmışlardır. Ayrıca bu ebrûlar ciltçiler tarafından yan kâğıdı olarak kullanılmıştır. Bu sebeple bir ebrûcunun gelenek çizgisinde ebrû yapıp yapmadığını anlamak için, geleneklerini korumaya muvaffak olmuş hattat ve mücellitlerin o ebrûcunun yaptığı ebrûları kendi işlerinde kullanıp kullanmadığına bakmak gerekir.

Yazı san’atına sahip olmayan başka milletlerin ebrûcuları icin yazının etrafında ya da koltuğunda kullanılmaya uygun hatîb, kumlu, battal ve koltuk ebrûsu veya çiçekli yan kâğıtları yapmak bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak Türk hattatların ve mücellitlerin san’atlarını geleneğimize uygun sürdürebilmeleri için, yukarıda zikredilen ebrû çeşitlerinin üretilmesi şarttır. Bu da Türk ebrûsunun bir geleneğidir. Ebrûculuğumuzun bir diğer özelliği ise üretilen ebrûların desenleriyle alâkalıdır. Türk ebrûcusu, fırçasını at kılından kendisi sarar. Sarma şekli ve fırçanın kavanozda durmasıyla aldığı şekil sebebiyle boğumlu özel battal desenleri oluşur. Bu özel şekilleri hazır fırçalarla  elde etmemiz imkânsızdır.

TÜRK EBRÛ TEKNİĞİNDE KULLANILAN MALZEMELER

Boyalar: Türk Ebrû geleneğinde yalnızca suda erimeyen, sit ve kazein içermeyen ve ışıktan etkilenmeyen tabiî boyalar kullanılır. Boyalar, yaklaşık 50 x 50 cm boyutlarında düz bir mermer üzerinde dest – seng (el taşı) ile ezilmek suretiyle elde edilir. Yaklaşık bir avuç dolusu boyaya bir miktar su katılarak boya çamur haline getirilir. Dest – seng çamur haldeki boyanın üzerinde “8” çizer gibi dolaştırılarak boya ezilir. Boyanın tam ezilip ezilmediği ancak teknede anlaşılır. Bir müddet tecrübeden sonra ebrûcu, hangi boyayı ne kadar ezeceğini öğrenir. Yeteri kadar su ve doğru öd ayarı yapıldığında kumlanmadan açılan ve kâğıda akmadan tesbit edilen boya yeterince ezilmiş demektir. Gelenekli Türk ebrûsunda kullanılan ana renkler şunlardır.

Çamlıca toprağı, lahor çividi, çamaşır çividi, beyaz, siyah, sarı, aşı boyası, kahverengi, kırmızı.

Çamlıca toprağı, Lahor çividi ve çamaşır çividi dışında sözü edilen boyalar nalburlardan, Lahor çividi ve çamaşır çividi de aktarlardan temin edilir.

Bu renkler kullanılarak elde edilen ara renkler ise şunlardır:

Aşı Boyası + Lahor Çividi = Koyu Kahverengi

Sarı + Lahor Çividi = Yeşil

Çamaşır Çividi + Kırmızı = Mor

Beyaz + Siyah = Gri

Beyaz + Lahor Çividi = Açık Mavi

Aşağıda zikredilen renkler, arzu nispetinde birbiriyle karıştırılarak her tür renk elde edilebilir.

Çamlıca Toprağı: İstanbul’un Çamlıca Tepesi’nde bulunan kırmızı renkli topraktır. Ezildiğinde türün rengine yakın bir renk verir. İsten elde edilen ve bundan dolayı çok hafif olan siyah boyaya katılır. Islah etmek üzere akan boyalara ilâve edildiği gibi serpmeli ebrûların serpme boyası olarak ya da yalnız başına kullanılır.

Lahor Çividi: Lahor çividi ya da bebe çividi adıyla bilenen ve bebeklerin ağzında oluşan aft hastalığının tedavisi için kullanılan ilacın hammaddesidir. Gevrek, taş gibidir. Bitkisel ve cok güçlü bir boyadır. Dövülerek toz haline getirilir.

Çamaşır Çividi: Beyaz çamaşırlar için ağartıcı olarak kullanılan mavi bir tozdur.

Beyaz: Üstübeç. Yağsız olanı beyaz boya yapmak için,  “litopon üstübeci” de denen yağlı olanı ise neftli boya hazırlamada kullanılır.

Siyah: İsten yapılır. Çok hafif olduğu için tek başına kullanılmaz. Çamlıca toprağı ile karıştırılır.

Sarı: Oksit sari. İnorganik bir pigmenttir.

Aşı Boyası: Oksit sari. İnorganik bir pigmenttir.

Kahverengi: Oksit sarı. İnorganik bir pigmenttir.

Kırmızı: Suyla karışabilen pigment kırmızı. Organik bir pigmenttir.

Kitre: Üzerine boya serpilecek suya kıvam ve yapışkanlık vermek üzere kullanılır. Sayın Uğur Derman’ın ifadesine göre Necmeddin Okyay kitre, salep, boytohumu ve ayva çekirdeği de dâhil olmak üzere birçok kıvam arttırıcıyı denemiş, en iyi sonucu saleple almış, ancak salebin pahalı olması nedeniyle kitrede karar kılmıştır. Şimdilerde Norveç kıyılarından çıkartılan deniz kadayıfından elde edilen “caragen” isimli kıvam arttırıcı tercih edilmektedir. Bunların hepsinin kıvam ayarları aynı şekilde yapılır. Ancak aynı kıvam ayarında oluşturdukları yüzey gerilimleri farklı farklı olduğundan, her biri için boyalara ilâve edilecek öd miktarları da farklı olacaktır.

Sığır Ödü: Kitre üzerine serpilen boyaların batmadan yüzebilmeleri için boyalara bir damlalık yardımıyla yüzey aktif asitler içeren sığır ödü katılır. Sığır ödünün içerisinde bulunan yüzey aktif asitler, kitrenin üzerindeki yüzey gerilimini kırarak boyanın kitre üzerinde batmadan açılmasını sağlarlar.

Neft: Eskiden Eğriboz adasından gelen çam nefti kullanılmasına rağmen artık bulunmamaktadır. Neftli ebrû yapımında ancak tabiî olanı kullanılır. Neft, ayrı bir kaba ayrılan boyaya damla damla istenen sonuç alınana kadar denenerek ilave edilir.

Kâğıt: Birinci hamur kâğıt tercih edilir. Islanınca yırtılmaması ve tekneye yatırırken de zorluk çıkarmaması için 80 – 90 gr. olanı uygundur. Türk ebrûculuk geleneğinde kâğıt, hiçbir şekilde terbiye edilmez.

Tekne: Eskiden ziftlenmiş budaksız çamdan yapılmışsa da kullanim kolaylığı açısından çelik ya da galvanizli saçtan yapılması daha iyidir. Uzun kenarlarından ebrûcuya yakın olanına, ebrûyu tekneden sıyırırken kâğıdı çizmemesi için 2-3 mm kalınlığında bir mil kaynattırılır. Yüksekliği 5-6 cm olan teknenin boyutlarını ebrûlanacak kâğıdın ölçüleri belirler.

Fırça: Türk ebrûcusu fırçasını kendi sarar. Ebrû fırçası atin kuyruk kıllarının bir dala sarılması ile yapılır. Fırça kavanozda dura dura kıvrılır ve bu kıvrık şekil, fırçanın sarım şeklinden dolayı ortasında oluşan boşlukla beraber Türk battal desenini ortaya çıkmasına sebep olur. Bu nedenle hazır yağlı boya ya da sulu boya fırçaları Türk ebrûsu yapımında kullanılmaz.

Taraklar: Her ebrûcunun taraklı ebrû yapmak üzere kendisi tarafından muhtelif diş aralıklarında yapılmış tarakları olmalıdır. Bu taraklar “boncuk iğnesi” denilen ince iğnelerin ya da tellerin düz bir tahta üzerine bir şekilde çakılarak, yapıştırılarak veya sıkıştırılarak tespit edilmesiyle yapılır.

Bizler: Tekneye boya damlatmak, yüzeyindeki boyaya şekil vermek ya da kitreyi karıştırmak için muhtelif kalınlıklarda bizler kullanılır. Bunların arasında, aynı cins telden 15 – 20 tanesinin bir araya sarılmasıyla yapılan sümbül teli de sayılabilir. Bizler, farklı kalınlıklarda tellerden ya da çivilerden imal edilirler ancak, mutlaka paslanmaz malzemeden yapılmalarına dikkat edilmelidir.

EBRÛNUN YAPILIŞI ve ÇEŞİTLERİ

Tekne içerisindeki kitre ya da muadili sıvının kıvam ayarı kitre bahsinde açıklandığı gibi yapıldıktan sonra, ebrû yapmadan evvel boyaların ayar kontrolü yapılır. Boyaların öd ayarları yapıldıktan sonra ebrû yapımına geçilir. Bütün ebrû çeşitleri aynı teknede yapılır. Çiçekli ebrû dışındaki ebrûların kitrenin kıvamına bağımlılığı fazla olmamasına rağmen, çiçekli ebrû yapabilmek için kitrenin kıvamının buna göre ayarlanması gerekir. Çiçekli ebrû yapılan teknede hafif ebrû dâhil, bütün ebrû çeşitleri yapılabilir. Kumlu ebrû dışında bütün ebrûlara, boyalar tekneye bir fırça yardımıyla serpilerek başlanır. Teknik olarak her mevsimde ebrû yapılabilse de gerçek anlamda kaliteli ve ebrûcuyu tatmin edecek ebrûlar ancak 18 – 20 °C sıcaklıkta ve % 60 bağıl nemin altında yapılabilir.

Yukarıda zikredilen malzeme ve şartlar sağlandıktan sonra yapılabilecek ebrû çeşitleri şunlardır:

Battal Ebrû: Boyaların sadece fırça yardımıyla kitre üzerine serpilmesiyle oluşturulan ve iğne ya da tarak gibi herhangi bir şeyle müdahale edilmeden yapılan mermer desenli ebrû çeşididir. Yapılan işlem bakımından en basit ebrû olmasına rağmen sonuç itibarıyla yapımı en zor ebrûdur. Kumlu ebrû dışında bütün ebrûların yapımında ilk işlem battal ebrûdur. Ebrûcunun bütün ustalığı, yaptığı battal ebrûlardan belli olur. Çünkü ard arda atılan boyaların öd ayarları doğru yapılmazsa; ya kitre yüzeyinde boyalar arasında kalan renksiz damarlar mermer damarından daha büyük olur ki buna ebrûcu dilinde “falso” denir, ya da boyalar sıyrılırken akar ve birbirine karışır. Yan kâğıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.

Somaki Ebrû: Battal ebrûnun en son atılan rengi fırça kavanozun içine sıkıldıktan sonra serpilerek yapılır. Sık damarli somaki mermerine benzeyen bir ebrûdur. Yan kâğıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.

Neftli Battal: Battal ebrûnun en son atılan rengi neftli bir boyadan seçilerek yapılır. Yan kağıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.

Serpmeli Battal: Battal ebrû yapıldıktan sonra, Çamlıca toprağı veya benzer bir açık renkli boya ya da neftli boyanın, fırça kavanoza iyice sıkıldıktan sonra serpilmesiyle yapılır. Yan kâğıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz olarak kullanılır.

 

 

Gelgit Ebrûsu: Battal ebrû yapıldıktan sonra kalınca bir bizle teknenin önce bir kenarına sonra diğer kenarına paralel, ileri bir geri karıştırılarak yapılır. Üzerine serpmeli battalda anlatıldığı gibi serpme yapılırsa daha güzel olur. Levha kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.

 

Şal Ebrûsu: Gelgit ebrûsu yapıldıktan sonra, serpme yapmadan önce gelgit deseninin aynı kalın biz kullanılarak rasgele karıştırılmasıyla yapılır. Yan kâğıdı olarak ya da levha kenarlarında dış pervaz veya ara pervaz olarak kullanılır.

Taraklı Ebrû: Gelgit ebrûsu yapıldıktan sonra taraklardan birisinin son yapılan gelgitin yönüne dik olarak, teknenin bir kenarından tarafın dişleri kitreye temas edecek şekilde diğer kenarına doğru çekilmesiyle yapılır. İstenirse ince bir bizle taraktan sonra şal ebrûsunda yapıldığı gibi boya serbest olarak da karıştırılabilir. Levha kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.

Zemin Ebrûsu: Aynı boyadan az ödlü, çok ödlü ve neftli olarak üç kavanoz boya hazırlanır. Bunlar kullanılarak battal ebrû yapılır. Neftli boya yerine Çamlıca toprağı gibi açık renkli bir başka boya da serpilebilir.

Hatîb Ebrûsu: Önce zemin ebrûsu yapılır. Zemin ebrûsunun üzerine, 35 x 50 cm boyutlarında bir tekne için teknenin uzun kenarı boyunca beş, kısa kenarı boyunca da dört sıra olacak şekilde eşit aralıklarla öd ayarı hatîb ebrûsuna göre yapılmış bir renk damlatılır. Damlatılan renklerin ortalarına ikinci ve daha sonra üçüncü, istenirse daha fazla sayıda renk damlatılarak iç içe halkalar elde edilir. Bu halkalara bir iğne yardımıyla şekil verilerek yapılan hatîb ebrûsunda yürek, taraklı yürek, çark-ı felek, yonca gibi hatîp desenleri yapılmaktadır. Hatîb ebrûları, levha kenarlarında her bir sırası yazının bir kenarına gelecek şekilde dış pervaz, koltuklu levhalarda koltuk boşluklarında koltuk ebrûsu ve yan kâğıdı olarak kullanılır

 

Çiçek Ebrûsu: Zemin ebrûsu yapıldıktan sonra, önce hazırlanan yeşil boyadan damlatılarak oluşturulan yuvarlaklara, uygun kalınlıkta bir biz kullanılarak sap şekli verilir. Daha sonra sapların uçlarına yapılacak çiçeğe uygun renk damlatılarak yine uygun kalınlıkta iğne ve bizlerle bunlara çiçek şekli verilir. Yan kâğıdı olarak kullanılacak çiçekli ebrûlara, cilt kapağı kaldırıldığında birisi kapak üzerine, birisi de karşısında kullanılmak üzere birbirinin aynısı iki çiçek yapılır. Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman tarafından bu şekilde lâle, karanfil, menekşe, sümbül, gül ve gelincik çiçekleri, son derece başarılı olarak stilize edilmişlerdir. Mustafa Düzgünman, bu çiçeklere papatyayı ilâve etmiştir.

Koltuk Ebrûsu: Hüsn-i hat levhaların koltuk tabir edilen boşluklarında kullanılmak üzere hatîp ebrûsundaki her hatîb deseni yerine küçük bir çiçek yapılır.

Kumlu Ebrû: Ebrû teknesindeki suyun bitmesine yakın, suyu ve ödü az olan Lahor çividinin (başka boyalar da kullanılabilir), bir damlalık yardımıyla teknenin ortasına ya da bir kenarından ama hep aynı noktaya (veya noktalara) damlatılması suretiyle teknenin yüzeyi doldurularak yapılır. Boya çatlar ve kumlu bir hal alır. Bazen de “V” harfi şeklinde çatlaklar oluşur ki buna “kılçıklı ebrû” denir. Levha kenarlarında ara pervaz olarak kullanılır.

Bülbül Yuvası: Giderek küçülen damlalar halinde serpilen boyayla yapılan battal ebrû üzerine, bir iğne yardımıyla dıştan içe doğru spiraller yapılır. Bu spirallerin sayısı, hatîb ebrûsunda olduğu gibi uzun kenar boyunca beş, kısa kenar boyunca 4’tür. Bülbül yuvası, yan kâğıdı ya da yazı etrafında dış pervaz olarak kullanılır.

Hafif Ebrû: Hattatlar tarafından üzerine yazı yazılmak üzere suyu ve ödü normalden fazla boyalar kullanarak yapılan pastel renkli şal ebrûsudur.

Yazılı Ebrû: Yazılı ebrûnun mucidi Necmeddin Okyay’dır. Önceleri yazının kalıbını kesip ıslanınca kâğıdı bırakan Arap zamkı ile yapıştıran ve kâğıdı ebrûladıktan sonra bu kalıbı söken Necmeddin Okyay, yazının kenarlarından taşan zamkın bulunduğu yerlerin de boya almadığını görerek mürekkep yerine zamk kullanarak yazdığı yazıları ebrûlamaya başlar. Aynı zamanda devrinin en meşhur hattatlarından olan Necmeddin Okyay’ın bu sekilde yazılmış ta’lîk “Lâfza-i Celâl”i, Türk Ebrû tarihindeki en ünlü yazılı ebrûdur.

Hattat olmayan ebrûcuların yazılı ebrû yapabilmek icin kullanabilecekleri en iyi yöntem ise yazının kalıbını hazırlamak ve bunu sökülebilir bir yapıştırıcıyla ebrûlanacak kâğıda yapıştırmaktır.